BİR İLK ROMANIN OLGUNLUĞU: MUHİB YEŞİL VE NADYA ROMANI ÜZERİNE
Geç tanıdığım Reyhanlılı değerli abimiz Muhib Yeşil, yazmış olduğu Nadya isimli roman ile edebiyat dünyasına adım attı. Yazan, üreten ve toplumun adeta röntgenini çeken Muhib Yeşil’in kaleme aldığı bu ilk eser, demlenmiş birikimin kıymetli bir örneğidir. İlerlemiş yaşına rağmen edebiyattan ve sanattan kopmayan yazar, geç de olsa emeğinin karşılığını okurla buluşturarak takdire şayan bir duruş sergiliyor. Sayfalarını tek tek hissettiğim, psikolojik katmanlarına tanıklık ettiğim ve bizzat kendisiyle muhabbet edip romanını yakından tanıma fırsatı bulduğum bu eser, hacminden çok daha büyük bir içsel dünyayı kapılarını aralayarak bize sunuyor.
Yetmiş dört sayfalık bu kısa ama bir o kadar da yoğun anlatı, ilk bakışta sıradan bir yolda kalma ve tesadüfi bir karşılaşma hikâyesi gibi başlasa da çok geçmeden karakterlerin ruhunda kopan fırtınaların sahnesi haline geliyor. İlk romanlarda görmeye alışkın olduğumuz kurgusal acemiliklerin aksine, Nadya gayet dengeli ve sürükleyici bir yapıya sahip. Yalnızca bir bölümde göze çarpan hafif bir tekrara düşme hali var ki, o da metnin genel akışı ve yakalanan duygu yoğunluğu içinde hiç sırıtmadan eriyip gidiyor. Yazarın dili son derece yalın ve sade; ağdalı ifadelere, yapay süslemelere sığınmadan derin bir edebi tat bırakmayı başarıyor. Karakterlerin parmaklarındaki hafif bir titremeden bakışlarındaki anlık kırılmalara, bir kahve fincanının soğuk yüzeyine dokunuşlarından iç seslerindeki bocalayışlara kadar her detay büyük bir titizlikle işlenmiş. İnsan bedeninin hissettikleriyle zihnin yaşadıkları bu kadar güzel örtüşünce, ortaya sinematografik bir edebi derinlik çıkıyor.
Anlatının merkezinde duran Nadya ve Sinan, modern insanın yalnızlığı ve geçmişin hayaletleriyle mücadelesi üzerine kurulu iki ayrı dünyayı temsil ediyor. Nadya; narin görünümünün arkasında Hatay-Samandağ kökenli, kaybettiği ailesinin ve geçmişinin sızısını yüreğinde taşıyan, kırklı yaşlarında ama içindeki genç kızın hevesi ile olgunluğun getirdiği hüzün arasında gidip gelen katmanlı bir karakter. Sinan’ın iyimser ve zaman zaman aceleci yaklaşımları karşısında, Nadya’nın ördüğü savunma duvarları ve "Kaybetmek korkudur" düşüncesiyle sığındığı temkinlilik, romanın duygusal ritmini sürekli canlı tutuyor.
Hikâyenin sonuna doğru ilerledikçe, bu bireysel karşılaşmanın nasıl kolektif bir hafızaya ve coğrafi bir yaraya dönüştüğüne şahit oluyoruz. Muhib Yeşil; Hatay’ın, Amik Ovası’nın, Asi Nehri’nin ve o topraklara özgü kokuların insan ruhundaki izlerini sarsıcı bir dille ele alıyor. Sinan’ın Hatay’ı "küllerinden yeniden doğan bir Anka kuşu" heyecanıyla bir gezi rotası olarak görmesine karşılık; Nadya’nın o toprakları babasının mezarı, kaybolan çocukluğu ve bir enkaz alanı olarak algılaması, yaşanan acıların insan zihnindeki farklı yansımalarını gözler önüne seriyor. Nadya için oraya dönmek bir yolculuk değil, geçmişin kederine yapılan bir "mezar ziyareti"dir. Yazar bu noktada, bireyin iç dünyasını çözerken toplumsal acıların da adeta bir gözlemci titizliğiyle izini sürüyor.
Muhib Yeşil’in Nadya’sı; bir kahve molasının ve bir koru yürüyüşünün gölgesinde insana, güvene, kayıplara ve yeniden başlama korkusuna dair çok şey söylüyor. İlerlemiş yaşına rağmen içindeki edebi tutkuyu taze tutan değerli büyüğümüzün bu olgunluk eseri, gerçek edebiyatın süslü kelimelerden değil, dürüst ve derinlikli bir insani bakıştan geçtiğini bir kez daha kanıtlıyor. Ruhumuza ve hafızamıza incelikle dokunan bu zarif ilk romanı için Muhib Yeşil’i tebrik ediyor ve başarılar diliyorum.
Yorumlar (0)