HİTLER'İN YÜKSELİŞİ, MUHALEFETİN DAĞINIKLIĞI VE BİR DEMOKRASİNİN ÇÖKÜŞÜ
1930 yılı öncesinde Almanya, derin siyasi çalkantılarla kaynıyor ve ülke adeta bunalımdan bunalıma sürükleniyordu. Siyasi partiler toplumsal sorunlara çözüm üretemedikleri gibi, sürekli birbirleriyle boğuşuyordu. Bu otorite boşluğunda sokaklardaki terör olayları ve şiddet dalgası gün geçtikçe tırmanıyordu. Halk, mevcut siyasetçilere ve kurumlara karşı tam bir güvensizlik, hatta nefret duyuyordu.
Bu kaotik ortamı fırsat bilen Adolf Hitler ve Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (Naziler), istikrarsızlığı körüklemek ve olayları tırmandırmak için arkadan her türlü provokasyonu yapıyordu. Hitler, halkın gözünde daha "ılımlı ve demokratik" bir imaj çizmeye çalışarak geçmişteki darbe girişimlerinden (Birahane Darbesi) ders çıkardığını, artık iktidara kanlı değil, sandık yoluyla gelmek istediğini söylüyordu. Özellikle varoşlardaki, ekonomik olarak zor durumdaki ve eğitim düzeyi düşük kitlelere "Bir de bizi deneyin!" sloganıyla yaklaşarak halkın en zayıf damarını yakalamaya çalışıyordu.
Seçim vaatlerinde sınır tanımayan Hitler; kamu kurumlarını, yargıyı ve özellikle üniversiteleri Yahudilerden ve solculardan "temizleyeceğini", boşalan kadrolara ise işsizleri yerleştireceğini vadediyordu. Herkese iş, herkese bir ev ve bir otomobil (Volkswagen - Halkın Arabası projesinin temelleri) sözü veriyor; hatta tüm çalışanları gemilerle dünyanın en güzel yerlerinde tatile çıkartacağını iddia ediyordu. Topluma refah, düzen ve güç vadeden bu popülist söylemler, çaresiz kitleler üzerinde hızla karşılık buldu.
14 Eylül 1930’da yapılan seçimlerde Naziler, oyların %18,3’ünü alarak meclisteki ikinci büyük parti konumuna yükseldi. Bu dönemde solda ve merkezde birçok küçük parti bulunuyordu. Ancak bu partiler, faşizm tehlikesine karşı birleşmek yerine kendi aralarında amansız bir rekabete girişmişlerdi. Adeta başkalarının onları bitirmesine gerek yoktu; kendi kendilerini tüketiyorlardı. (Tıpkı günümüzde de dünyanın pek çok yerinde sol ve muhalif odakların ortak bir paydada buluşamayıp enerjilerini birbirlerini yıpratmaya harcamaları gibi...)
Seçim sonrasında da sorunlar çözülmedi; aksine ekonomik kriz (büyük buhranın etkileriyle) daha da derinleşti ve sokak çatışmaları zirveye çıktı. Her gün onlarca insan siyasi cinayetlere kurban gidiyordu. Bu kaosun ve sokak terörünün perde arkasında bizzat Nazilerin paramiliter kanadı (SA'lar) olmasına rağmen, manipüle edilmiş kitleler bu gerçeği göremiyor ya da görmek istemiyordu. Halk, ne pahasına olursa olsun sadece "düzen ve güvenlik" arzulayacak noktaya getirilmişti.
Ülkedeki kaos o kadar arttı ki, Alman Meclisi (Reichstag) işlevsiz hale geldi ve 31 Temmuz 1932'de erken seçime gidilmesi kabul edildi. Bu seçim de ülkeye istikrar getirmedi ancak Naziler oylarını %18,3’ten %37,4’e yükselterek meclisin en güçlü partisi oldu.
Bu süreçte solun ve liberallerin temsilcileri; ''demokratik sol'', ''sosyal demokrasi'', ''sosyalist demokrasi'' gibi kavramlar üzerinde sonu gelmez akademik ve teorik tartışmalar yürütüyor, birbirlerine ideolojik safiyet testleri uyguluyorlardı. Faşizmi durdurabilecek yegane güç olan solun bu dağınıklığı, Nazilerin ekmeğine yağ sürüyordu. Muhalefet ortak bir cephe kuramadığı için Naziler tarafından tek tek hedef alınıp kolay lokma haline getiriliyordu.
6 Kasım 1932’de bir erken seçim daha yapıldı. Sol ittifakların yine bir araya gelememesi ve birbirini itham etmesi neticesinde Naziler, %33,1 oy oranıyla birinci parti olma özelliklerini korudular. Nihayet, 30 Ocak 1933’te muhafazakar ve aşırı sağcı diğer partilerin de desteğini alan Adolf Hitler, dönemin Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg tarafından başbakanlığa atandı. Demokrasi, kendi araçlarıyla kendi katilini iktidara taşımıştı.
Hitler’in başbakan olmasından çok kısa bir süre sonra, 27 Şubat 1933 gecesi Alman Meclis Binası (Reichstag) gizemli bir şekilde yakıldı. Yangını hemen o gece solcuların ve komünistlerin üzerine atan Hitler, ertesi gün Cumhurbaşkanına "Halkı ve Devleti Koruma Kararnamesi"ni imzalattı. Bu kararnameyle temel hak ve özgürlükler askıya alındı, anayasa fiilen iptal edildi ve yargısız infazların önü açıldı.
Birkaç gün içinde tüm sol ve muhalif liderler evlerinden toplandı. Birkaç hafta içinde ise Almanya'nın dört bir yanında toplama kampları (Dachau vb.) kurulmaya başlandı. İlk temizlik dalgasında öldürülmeyen, kaçamayan veya sürgüne gidemeyen tüm muhalifler —sosyal demokratlar, komünistler, liberaller, rejim karşıtı dindarlar ve aydınlar— bu kamplara kapatıldı. Birçoğu ağır işkenceler altında ya da enselerine birer kurşun sıkılarak katledildi.
Ortalık muhalefetten "temizlendikten" ve Nazilerin deyimiyle "huzur ve düzen" sağlandıktan sonra, 5 Mart 1933’te baskı ve korku iklimi altında son bir göstermelik seçim daha yapıldı. Naziler oyların %43,9’unu alarak tek başlarına iktidar kurma ve meclisi tamamen devre dışı bırakma yetkisini (Yetki Kanunu) elde ettiler. Bu seçimden sonra Almanya’da bir daha çok partili demokratik bir seçim yapılmasına gerek duyulmadı; totaliter bir karanlık ülkenin üzerine çöktü.
O dönem yaşanan bu büyük aymazlığı, tepkisizliği ve "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" zihniyetini, toplama kampına atılan ve oradan sağ kurtulan Alman İlahiyatçı Martin Niemöller şu meşhur sözleriyle tarihe bir ibret vesikası olarak kazımıştır:
"Önce komünistler için geldiler, sesimi çıkarmadım; çünkü komünist değildim. Sonra sosyal demokratlar için geldiler, sesimi çıkarmadım; çünkü sosyal demokrat değildim. Sonra sendikacılar için geldiler, sesimi çıkarmadım; çünkü sendikacı değildim. Sonra Yahudiler için geldiler, sesimi çıkarmadım; çünkü Yahudi değildim. Sonra benim için geldiklerinde ise, benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı."
Tarih, ders alınmadığı sürece benzer hatalarla, benzer popülist vaatlerle ve muhalefetin kişisel/ideolojik hırslarla bölünmesiyle trajik bir şekilde tekerrür etmeye devam etmektedir.
Yorumlar (0)